









Kâğıt ve ahşabın birlikte kullanıldığı İstila, boynuzları uzayan, dallanıp budaklanan ve bulunduğu mekânın hacmini bütünüyle kaplayan bir geyik heykel yerleştirmesidir. İnsan egemenliğindeki doğada, diğer canlıların varlıklarını sürdürebilmesinin ancak “istilacı insan”ı taklit ederek mümkün olabileceği fikrinden yola çıkan eser; bu bağlamda mutasyona uğramış canlının işlevsizliğini görünür kılan bir sahne kurgular
İSTİLA | 2020 | KAĞIT VE AHŞAP| ENSTELASYON












KAKTÜS KADINLAR | KAĞIT | 2019|120*80*70 CM
Kaktüs Kadınlar, hayatta kalmayı bir savunma biçimi olarak değil, bir varoluş bilgisi olarak taşıyan kadın bedenlerini temsil eder. Bu figürler, dışarıdan sert, mesafeli ve dikenli görünür; ancak bu sertlik, kırılganlığın inkârı değil, onun bilinçli biçimde korunmasıdır. Kaktüs, suyu nasıl içinde saklıyorsa, bu kadınlar da acıyı, hafızayı ve deneyimi bedenlerinde biriktirir.
Eserdeki kadın figürü, zorlu koşullara uyum sağlamış bir organizma gibi, azla yetinmeyi ve fazlayı dışarıda bırakmayı öğrenmiştir. Dikenler, saldırganlıktan çok bir sınır çizgisidir; dokunmanın, yaklaşmanın ve temasın sorumluluğunu hatırlatır. Bu sınırlar, geçmiş yaralanmaların izlerini taşır ve aynı zamanda iyileşmenin sessiz bir biçimini temsil eder.
Kaktüs Kadınlar, toplumun kadın bedenine yüklediği dayanıklılık beklentisini romantize etmez; aksine, bu dayanıklılığın bedelini görünür kılar. Çiçeklenme anı nadirdir, gösterişli değildir, ancak son derece yoğundur. Çünkü o çiçek, uzun süreli bir bekleyişin, susuzluğun ve yalnızlığın içinden doğar.
Bu eser, kadın bedenini pasif bir taşıyıcı olarak değil, çevresiyle sürekli müzakere eden canlı bir ekosistem olarak ele alır. Kaktüs Kadınlar, sertliğin altında saklanan yaşamı, savunmanın içindeki şefkati ve hayatta kalmanın sessiz onurunu görünür kılar.
















Kundak serisi, mülteci deneyiminin ontolojik çelişkisini somutlaştırır: korunma ve maruz kalma, barınma ve yerinden edilme aynı form içinde iç içe geçer. Sanatsal strateji, insan yüzünü doğal bir kabuğun içine yerleştirerek bireysel beden ile göçebe nesne arasındaki gerilimi görünür kılar.
Malzeme ve üretim süreçleri bu anlatımda belirleyici bir rol oynar. Sırlanmamış, yarı pişmiş ve sırlı olmak üzere farklı aşamalardaki ham kil yüzeyler; zamana, tanıklığa ve kırılganlığa dair katmanlar taşır. Dokular ve yerel pişirim izleri, eserleri hem coğrafi hem de biyografik belleğin taşıyıcılarına dönüştürür.
Kavramsal olarak seri, sınırların tanıklığını problematize eder: kabuk bir yandan beşik işlevi görürken, aynı anda hareketi kısıtlayan bir kabuklaşma biçimine dönüşür. “Kundak” sözcüğü bu ikili durumu içinde barındırır; hem sığınma arayışını hem de yakma ve yok edilme riskini imler. Burada kundak, iki anlamı eşzamanlı olarak taşır: bir yanda bir bebeği saran sıcak ve koruyucu jest; diğer yanda kundaklama eyleminin yıkıcı gölgesi.
Kil, ve ateşin bıraktığı izler, yüzeylerde belleğin bir yazısı hâline gelir; kabuklar, taşınan hayatlar için hem bir kalkan hem de bir sınır olarak durur. İzleyiciye kalan ise, bu sessiz beşiklerin içinden geçen denizi, kaybolmuş nefesleri ve yeniden doğuşun kırılganlığını dinlemektir




İSİMSİZ| AHŞAP | 2015 |40* 20*10CM


İSİMSİZ |AHŞAP| 2017 | 50*70*30 CM


İSİMSİZ| 2017 | AHŞAP| 150*60*70CM


İSİMSİZ |AHŞAP | 2017|200*90*60CM


İSİMSİZ |AHŞAP |2018 |120*50*60CM
















İÇİMDE TAŞIDIKLARIM |KAĞIT |2023 |350*70*100 CM
Bu işler, bedenin yalnızca görünen bir form değil; taşıyan, barındıran ve dönüştüren bir alan olduğu fikrinden yola çıkar. Figürler yürür, duraklar ya da askıda kalır; ancak her hâllerinde, içlerinden büyüyen ve onları biçimlendiren bir şeyle birlikte var olurlar. Bu yük, dışarıdan dayatılmış bir nesne değildir. Bastırılmış anıların, yasın, alışkanlığa dönüşmüş dayanıklılığın ve zaman içinde sürekli taşınan içsel hâllerin bedensel bir tezahürüdür.
Burada beden bir yüzey değil, bir eşiktir—bir taşıyıcı ve bir sığınak. İçeride var olan, zamanla dışarı sızar; baştan yükselir, omuzlara yerleşir ve hareketi dönüştürür. Figürler bu ağırlıkla mücadele etmez, onu reddetmezler. Direniş, çatışma ya da dramatik bir kopuş yerine, işler bir birlikte var olma hâlini önerir. Dik kalabilmek, yükten kurtularak değil; onunla yaşamayı öğrenerek mümkün olur.
Kırılgan malzemelerle inşa edilen bu formlar, gücün sertlikten değil, uyumdan doğduğunu ima eder. Taşınan şey görünür hâle geldiğinde, beden artık yalnız değildir—ancak bu durum mutlaka bir hafifleme anlamına gelmez. Bu işler, terk edilmeyen ve belki de terk edilmesi gerekmeyen şeylerle kurulan sessiz bir sürekliliği dile getirir.








EGO, insanın kendini merkez alma hâlinin bedensel bir uzantısıdır.
Doğadan koparak büyüyen, beslendikçe ağırlaşan ve sonunda taşıdığı bedeni de kendi ağırlığı altında zorlayan bir yapı olarak var olur. Heykel, insanın benlik inşasını bir savunma mekanizması gibi ele alır; içi boşaltılmış ama dışı sertleşmiş bir kabuk olarak.
Organik bir formu çağrıştıran yapı, hem canlı hem de tehditkâr bir varlık hissi uyandırır. Yüzeyi boyunca uzanan sivri çıkıntılar, egonun kendini koruma refleksini ve dış dünyaya karşı geliştirdiği dikenli mesafeyi temsil eder. Bu form, izleyicinin bedeniyle kurduğu ilişkide ölçek duygusunu bilinçli olarak bozar; ego burada sadece zihinsel değil, fiziksel olarak da karşı karşıya gelinen bir güçtür.
Heykelin iç boşluğu, egonun paradoksunu açığa çıkarır:
Dışarıdan güçlü, dolu ve baskın görünen yapı, içsel olarak kırılgan ve eksiktir. İzleyiciyle kurulan bu yüzleşme, egonun hem koruyucu hem de yıkıcı doğasını görünür kılar. İnsan, kendi yarattığı benliğin içinde sıkışıp kalırken, heykel bu sıkışmayı mekâna ve bedene taşır.
EGO, insanın kendini var etme çabasının nerede bir savunmadan tahakküme dönüştüğünü sorgular; benliğin büyüdükçe özgürleştirmek yerine nasıl ağırlaştırdığını hatırlatır.
EGO |KAĞIT| 2015| 300*70*80 CM
















SEVİŞEN MÜREKKEPBALIKLARI | KAĞIT| 2016 | 800*50*75 CM
Bu eser, iki form arasındaki ilişkiyi temsil ve betimleme düzleminden çıkararak akış, çözülme ve geçiş kavramları üzerinden ele alır. Figürler sabit bir beden algısına direnerek uzar, parçalanır ve birbirine karışır; böylece özne–nesne, iç–dış ve ben–öteki ayrımları askıya alınır.
Mürekkep balığının savunma mekanizması olarak bilinen mürekkep salınımı, bu bağlamda tersyüz edilerek bir açıklık ve temas hâline dönüşür. Karartma, gizlenme ya da kaçış yerine; ilişki kurmanın, iz bırakmanın ve geri dönülmez bir karşılaşmanın aracı olur.
Eserdeki hareket, doğrusal bir birleşmeden çok döngüsel bir dolaşımı ima eder. Kolların uzanışı, geri çekilişi ve yeniden yön bulması; arzunun sahip olma değil, eşzamanlı var olma biçimi olarak yeniden tanımlanmasına işaret eder. Bu sevişme, bedensel bir eylemden ziyade ilişkisel bir durumdur.
Mekân, figürlerin bu akışkan ilişkisi karşısında edilgenleşir; arka plan silikleşirken temasın kendisi ana yapıta dönüşür. Böylece eser, bedenin sınırlarını değil, sınırların çözülüşünü görünür kılar ve yakınlığı sabit kimlikler yerine geçici ortaklıklar üzerinden düşünmeye davet eder.






















KELEBEK ETKİSİ |KAĞIT VE AHŞAP |2017 | 750*200*100 CM
Bu eser, nedensellik kavramını insan zihni üzerinden yeniden düşünmeye açar.
İki kelebeğin tek bir kafada birleşmesi, düşüncenin çoğul doğasını ve zihinsel süreçlerin doğrusal olmayan yapısını temsil eder. Kelebekler burada metaforik birer özne olarak değil, zihinsel üretimin eşzamanlı ve çatışmalı hareketleri olarak ele alınır.
Baş formu, algının ve karar verme mekanizmalarının mekânsal karşılığıdır. Bu merkezde gerçekleşen birleşme, dış dünyaya yönelmeden önce düşüncenin kendi içinde yarattığı mikro-etkileri görünür kılar. Eserde “etki”, mekânsal bir yayılmadan çok bilişsel bir yoğunlaşma olarak ortaya çıkar.
Yapının açılan kanatları, deterministik olmayan bir sistemi işaret eder. Her form parçası, önceden öngörülemeyen bir sonuç üretme potansiyeli taşır. Bu bağlamda kelebek etkisi, kaotik doğa olaylarından çok, insan zihninin içsel organizasyonu ile ilişkilendirilir. Düşünce, burada sabit bir merkezden değil; sürekli dallanan, yön değiştiren ve kendini yeniden üreten bir ağ olarak ele alınır.
İki kelebeğin tek bir kafada birleşmesi, neden–sonuç ilişkisini bulanıklaştırır. Hangi düşüncenin tetikleyici, hangisinin sonuç olduğu ayırt edilemez hâle gelir. Bu belirsizlik, eserin temel yapısal ilkesini oluşturur. Formun kırılganlığı ve genişleyen yapısı, zihinsel süreçlerin kontrol edilemez ve geri döndürülemez etkilerine karşılık gelir.
Kelebek Etkisi, düşüncenin henüz eyleme dönüşmeden önce yarattığı etkileri, maddesel bir yapı aracılığıyla araştıran bir zihinsel model olarak konumlanır.


























































REM UYKUSU |KAĞIT |2023| ENSTELASYON
REM uykusu, uykunun en paradoksal evresidir. Bedenin neredeyse tamamen hareketsiz olduğu, ancak zihnin en aktif hâline ulaştığı bu aşama; bilinç ile bilinçdışı, gerçek ile kurgu arasındaki sınırların eridiği bir eşik olarak tanımlanabilir. Rüyaların ortaya çıktığı bu evrede beyin dalgaları, uyanıklık hâline şaşırtıcı derecede yakındır. REM, dinlenmeden çok yüzleşmeye benzeyen bir bilinç hâlidir.
Bu çalışma, tam olarak bu eşik durumdan beslenir.
Bembeyaz bir oda kurguladım. Beyazlık burada saflığın ya da boşluğun değil; sterilizasyonun, bastırmanın ve silmenin rengidir. Oda, gündelik hayatta güvenli ve tanıdık olması beklenen bir mekânı — yatak odasını — çağrıştırır; ancak düzeni bozulmuş, işlevleri yer değiştirmiştir. Bu nedenle mekân, bir rüyadan çok bir kabusu andırır.
Yatak, artık dinlenmenin değil, işgalin alanıdır. Üzerinde yer alan mürekkep balığı; yayılabilen, şekil değiştirebilen, bulunduğu ortama sızan bedeniyle hem bir tehdit hem de bir tanıktır. Mürekkep balığı burada savunma mekanizmaları, görünmezleşme, uyum sağlama ve aynı zamanda iz bırakma hâllerinin bir metaforu olarak yer alır. Mürekkep, hem gizlenmenin hem de geride kalanın kanıtıdır.
Mekânda bulunan çiçek, yaşamın kırılganlığını ve süreklilik arzusunu temsil eder. Saksı içinde tutulması, doğanın evcilleştirilmiş ve kontrol altında tutulmuş hâline işaret eder. Çiçek yaşar, ancak özgür değildir.
Kadın figürü ise yatakta olması gereken yerde değildir. Sandalyede oturur. Bu yer değiştirme, bedenin ve kimliğin ait olması beklenen alanlardan koparılmasını simgeler. Dinlenmesi gereken beden uyanıktır; korunması gereken alan güvensizdir. Kadın, bu mekânda ne tamamen aktiftir ne de tamamen pasif — askıda kalmış bir bilinç hâlini temsil eder.
Bu enstalasyon, içinde bulunduğum toplumsal yapının üç boyutlu, alegorik bir izdüşümüdür. Sosyal, kültürel ve politik sistemlerin bireyin en mahrem alanlarına kadar sızdığı; özel olanın giderek kamusallaştığı, bedenin ve zihnin sürekli denetim altında tutulduğu bir dünyaya referans verir.
Eser, izleyiciye şu soruları yöneltir:
İçinde yaşadığımız düzende ne kadar kendimize aitiz?
Güvenli olduğunu düşündüğümüz alanlar gerçekten bize mi aittir, yoksa yalnızca geçici bir yanılsama mıdır?
Baskı, şiddet, politik müdahaleler ve küresel yıkımlar, bireyin en içsel alanlarına kadar nasıl nüfuz eder?
REM Uykusu, uykunun dinlendirici bir hâl olmaktan çıkıp, kaçınılmaz bir farkındalık alanına dönüştüğü noktayı temsil eder. Bu çalışma, güvenli alan fikrini yeniden düşünmeye; uyanık olduğumuzu sandığımız hâllerde bile ne kadar savunmasız olduğumuzu fark etmeye davet eder






Metastasis, Yunanca kökenli bir kelime olup yer değiştirme, başka bir bağlama geçme anlamına gelir. Bu kavram, hem kişisel hem de sanatsal üretimimde merkezi bir yer tutar.
Örgü temelli işlere yönelmemin temel nedeni, köklerimden ve ailemden miras kalan bir mesleğin, sanatçı kimliğim aracılığıyla yeniden yorumlanmasıdır. Küfecilik, yalnızca işlevsel bir zanaat pratiği olarak değil; benim üretimlerimle birlikte sepet formundan taşarak mekânın içine yayılan, mekânla bütünleşen ve zaman zaman istilacı, baskın formlara dönüşen bir yapıya evrilir.
Yok olmaya yüz tutmuş bir olguyu kendi tarihsel ve işlevsel bağlamından kopararak, onu başka bir bağlamda; kendi sanatsal bakış açım ve üretim anlayışım doğrultusunda yeniden ele alıyorum. Bu dönüşüm sürecini izleyiciyle paylaşarak, hem kişisel bir hafıza aktarımı hem de kolektif bir yeniden düşünme alanı açmayı amaçlıyorum.
METATASIS | AHŞAP | 2021 |ENSTELASYON




















İSTİLA 2| KAĞIT VE AHŞAP | 2023 | ENSTELASYON
























